Türkiye tarihinin en yıkıcı afetlerinden biri olan Marmara Depremi’nin bugün 27’nci yıl dönümü. Depremdeki can kayıplarının, dağılan hayatların, yerle bir olan binlerce yapının hüzünlü hatırası, toplumsal bellekte hala yaşıyor, yıl dönümlerinde bu burukluk daha da artıyor.
Marmara Depremi’nin yaşandığı o geceden bu yana unutulmayan bir boyut da deprem öncesi, esnası ve sonrasında meydana geldiğine inanılan, görülen, aktarılan çarpıcı olaylar… Bunlardan bazılarının görünürlüğü – ve belli bir izahı – olsa da bir türlü dolaşımdan kalkmayan söylentiler…
TRAVMADAN BESLENEN BİR ANLATI YUMAĞI
Toplumsal psikoloji uzmanlarına göre; ani, kontrol edilemez ve insanı çaresiz bırakan tabiat olayları karşısında yaşanan travma ve buna bağlı “anlam arayışı”, zamanla o felaketin etrafında geniş bir söylenti ve gizem ağı oluşmasına da yol açabiliyor.
Marmara Depremi’yle ilgili de yaşayanların anlattığı, sonrasında onlardan duyanların da aktardığı, böylece de giderek katman katman çoğalan bir tevatür yığını mevcut. Deprem öncesi gizemli işaretlerden HAARP iddialarına, enkaz altındaki esrarengiz kurtarıcılardan kayıp binalara kadar pek çok anlatı, dönemin kimi yönetim zaafları ile teknolojik belirsizliklerinden de beslenip, çoğalarak toplumsal bellekte yer bulmuştu.

MANEVİ İKAZLAR, RÜYALAR VE DİĞERLERİ
Depremin ilk günlerinden itibaren, kamuoyunda en çok dolaşıma giren anlatılar arasında, felaketle birlikte gözlemlenen, hissedilen manevi boyutlu, paranormal (normalin ötesi) anlamlar yer almıştı. Bu aktarımlar, temel olarak üç farklı boyutta şekillenmişti. Depremi yaşayan pek çok kişi, rüyalarında, “aksakallı kişilerce bölgeyi terk edin” denilerek ikaz edildiklerini, “birçok Allah dostunun ruhlarının o gece için adeta cismanileştiğini” anlatmıştı.
“ALLAH’A GÖRE GÜÇLÜĞÜ MÜ VAR?”
Yine o dönem hem Marmara bölgesinin değişik yerleşim yerlerinde yaşayanların hem de arama kurtarma çalışmaları için gelenlerin aktardıklarında “esrarengiz kurtarıcılar” da sıklıkla duyulmuştu. Bazı kazazedeler ve bu gruplar içerisinde çoğunlukla çocuklar, günlerce enkaz altında kalmalarına rağmen adeta “bir el”in kendilerine yardım ettiğini söylemekteydi. Bu tür anlatılar, birçok kişinin dilinden, “Allah’a göre güçlüğü mü var?” girizgahıyla o dönemin en yaygın tanıklıklarından biri haline gelmişti.
Depremde; çevrelerindeki tüm yapılar yıkıldığı halde kimi tarihi binalar, türbeler, camiler hasar bile almazken, buna karşılık bazı yapıların ise toprak üstünde hiçbir iz bırakmadan “kaybolması”, “yerin dibine geçmesi” de yine o günlerdeki başka “esrarengiz” anlatılardandı.

ULUSLARARASI BOYUTLU KOMPLO TEORİLERİ: “SUNİ DEPREM”
Bu büyük dram, Türkiye’de ilk kez, deprem gibi bir tabiat olayını dış güç merkezli, jeofiziksel müdahaleler içeren komplo teorilerine bağlayan bir anlayışa da zemin hazırlamıştı. Buna göre, Alaska’da, ABD tarafından yürütülen HAARP çalışmaları ile Marmara Depremi arasında bir bağ olduğu söylentisi yaygınlaşmıştı.
Atmosferin tabakalarından biri olan iyonosferi incelemek amacıyla kurulmuş, dünyanın en güçlü yüksek frekanslı radyo vericisi sistemini barındıran tesisin, radyo dalgalarıyla yeryüzünde büyük tabiat olaylarına yol açabildiği yaygın bir inanışa dönüşmüştü. Anlatılanlara göre, HAARP merkezinden iyonosfere gönderilen yüksek frekanslı radyo dalgalarıyla Marmara Fay Hattı tetiklenerek “suni bir deprem” üretilmişti.
Bu söylentiler, Gölcük Deniz Ana Üssü’nde “kontrolden çıkan bir deney” ekiyle de zenginleştirilmişti. Buna göre, YAŞ kararları uyarınca, üs bünyesindeki bazı komutanların devir-teslim töreni vesilesiyle protokoler bir görevle Gölcük’te bulunan yabancı askeri personelin, “aslında Marmara Denizi tabanında gizli bir tektonik deney yaptığı, bu denemelerin kontrolden çıkması sonucu da fay hattının kırıldığı” iddia edilmişti. O günlerde ayrıca; Gölcük ve çevresinde deprem gecesi saatlerinde görüldüğü ileri sürülen işaretsiz “siyah helikopterlerin”, başarısız denemede ölen yabancı mühendislerin cesetlerini ve gizli belgeleri toplamak için bölgeye sevk edildiği söylentisi de yayılmıştı.

GÖKYÜZÜNDEKİ ALEV TOPLARI, ANORMAL HAYVAN DAVRANIŞLARI
Bölgede o gece yaşanan olağandışılıklar için elbette karşı görüşler, bilimsel kimi açıklamalar da olmuştu. Genellikle paranormal olaylara prim vermeyen, “tek doğrunun bilimsel bulgular” olduğu görüşüne yakın bu çevrelere göre, o gece yaşanan hemen bütün olayların “bilimsel bir açıklaması” vardı.
Bu çerçevede, “gökyüzündeki alev topları”, piezoelektrik ışımalara bağlı olarak deniz suyunun ısınması hatta “yanması”; fay hatlarındaki kuvars ağırlıklı kayaların kırılması sonucu açığa çıkan metan gazlarının tutuşmasıyla izah ediliyordu. Yine bazı binaların “yutulması” ise jeoteknik bir olay olan “zemin sıvılaşması” fenomeniyle alakalıydı. Sağlam kalan ve çoğu asırlara meydan okuyan tarihi yapılar, türbeler, camiler ise bu sağlamlıklarını, yapılışlarındaki doğru inşaat tekniklerine borçluydular.
Ayrıca, o dönem çokça gündeme gelen, depremden kısa bir süre önce bazı hayvanların anormal davranışlarını yorumlayan uzmanlar, bu durumu, hayvanların, ana sarsıntı (S dalgası) öncesi insanların hissetmediği elektromanyetik titreşimleri (P dalgaları) hissetmeleri, bu durumun da “önsezi gösterileri”ne yol açtığı şeklinde açıklamışlardı.

HELİKOPTERLER KURTARMA PROTOKOLLERİNİN BİR GEREĞİYDİ
Kamuoyunda, “siyah helikopterler” olarak anılan operasyonun ise askeri gizlilikle ilgili bir boyutu vardı. Bu hareketlilik, Türkiye’nin en kritik askeri merkezlerinden biri olan Gölcük Deniz Ana Üssü için böylesi bir afet sonrası arama kurtarma çalışmaları ve gizli belgeleri emniyete alma protokollerinin tamamen Türk devlet güçlerince uygulanmasından kaynaklanmıştı.











